Şahsiyet/kişilik inşası ve değerler(Prof.Dr.H.Kamil YILMAZ)

İslami telakkide insan, fert/birey değil, şahıs/
özel bir kişiliktir. Hatta her insan ayrı bir âlem,
ayrı bir dünyadır. “Allah’ın insanı kendi suretinde
yaratmış olması” (Buhârî, İstizân, 1; Müslim, Birr,
115.) gerçeği, onun basit bir yaratık olmadığını
gösterir. Allah insanı, kendini ve diğer varlıkları
geliştirebilme özelliği vermek suretiyle, imtiyazlı
kılmıştır. Şahsiyet olarak hiçbir insan, diğerinin
aynı değildir. Bir şahıstan diğerine değişen psikolojik
ve fizyolojik eşikler ile refleks ve meyiller
bulunmaktadır.
İslam’da cemiyet; kalplerine yerleştirdikleri imanla
birleşen ve iman sorumluluğunu yüreklerinde
hisseden, omuzlarında taşıyan şahsiyetlerden
oluşan bir cemaattir. Fertlerden oluşan, dışarıdan
aldığı emir ve kumandalarla kımıldanıp hareket
eden, toplum mühendislerince maniple edilip
şekillendirilen bir sürü değildir.
İslam cemiyetinde şahıs, cemiyete sığınan birey
olmaktan ve sadece kendini kurtarma çabası
içinde bulunmaktan çok, kendi sorumluluğu
ile toplum sorumluluğunu aynı oranda hisseder.
Böyle bir insan hilkat gayesine yönelmiş demektir.
İslam’da insan şahsiyetinin inşasında “büyük
model”in çok önemli bir yeri vardır. Büyük
model Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir. Sevgi, modele
uymada önemli bir motivasyondur.

“Seven sevdiğine itaat eder” düşüncesinden hareketle

gerçek sevgiye ulaşmak için kul planında
nefsin başka şeylere meylini azaltarak gönülden
Hakk’ın dışındaki her şeyi/masiva sevgisini çıkarmak
gerekmektedir. Kur’an’daki: “Allah insanın
göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzâb, 4.) ayeti,
gönülde iki tür sevginin aynı anda bulunamayacağını
ifade eder. Çünkü sevginin kemali, kalbin
bütün mevcudiyeti ile Allah’ı sevmesidir.
İnsanı insan yapan ve fazilete erdiren özellik,
onun şahsiyeti; yani kişiliğidir. İnsanlar dehaya
hayrandır, ama karakterin peşinden giderler.
İnsana saygınlık kazandıran çalışkanlık ve başarı
gibi özellikler kişiliğin üzerine ilave edildiğinde
bir anlam ifade eder. Şahsiyet; yâni kişilik “1/bir”
ise diğerleri sağına ilave edilen sıfırlar mesabesindedir.
Nasıl solundaki sayı silinince sıfırlar bir
anlam ifade etmiyorsa, kişilik ve şahsiyet olmadan
bu faziletler bir anlam ifâde etmez.
Şahsiyet/kişilik insanın sahip olduğu insani kuvvetleri
dengeli bir biçimde kontrol edebilmesidir.
İnsanda üç önemli güç bulunmaktadır: Akıl,
gadap ve şehvet. Bu üç kuvvetin üç derecesi vardır:
İfrat, tefrit ve vasat. İfrat en ileri ve en yukarı,
tefrit en geri ve en aşağı derecesi, vasat ise orta ve
itidal çizgisidir. (Bkz. A. Hamdi Akseki,
İslâm Dini, Ankara ts., s. 233 vd.)
Aklın en yukarı derecesi cerbeze
ya da şeytanettir. En aşağısı hamakat
ya da gabavet, ortası ise hikmettir.
Aklın cerbeze ve şeytanet denilen
ileri noktada bulunması, kişinin
kendinden başka doğru görüşlü
kabul etmemesi, kimsenin nasihatine
kulak asmaması, ortak aklı
önemsememesi gibi arızalar meydana
getirir.
Aklın geri ve aşağı derecesi olan
hamakat ve gabavet ise insanın
bönlüğü ve acizliğidir. Aklın ileri
noktası da, geri noktası da zararlıdır,
şahsiyeti yaralar. Aklın güzelleşip
değer hâline gelmesi, doğruyu
eğriden, hakkı batıldan, iyiyi kötüden, güzeli
çirkinden ayırt edebilecek seviyeye yükselmesi
demektir. Aklın salah ve kemali sayesinde insan
hikmete erer. Çünkü hikmet, aklın itidal çizgisinde
bulunması ve ondan fazilet ve güzelliklerin
sadır olmasıdır. Akıl kuvvetini itidâl çizgisinde

tutamayan, ruhi bakımdan hasta

kabul edilir. Mutedil bir akıl sahibi,
hikmet ehlidir. Hikmet insan için en
büyük değerdir. Hikmet ehli faziletlere
sahiptir. Çünkü iyilik ve ahlakın
başı hikmettir.
Hikmet Kur’an’ın ifadesiyle
Peygamberimiz’in kitapla birlikte
bize; ümmetine ve topyekûn insanlığa
öğrettiği yararlı ve ince bilgilerdir.
Nitekim Allah Teala buyurur:
“Size kendi içinizden ayetlerimizi
okuyan, sizi kötülüklerden arındıran,
size kitabı ve hikmeti talim ederek
bilmediklerinizi öğreten bir peygamber
gönderdik.” (Bakara, 151.)
Hikmet ilimden farklıdır. İlim mutlak
manada okunarak ve bir üstattan elde edilen
bilgi olduğu halde hikmet olayların ve varlıkların
arka planını, derinliğini kavramak, sebepler
üzerine kafa yorarak yorumlamaktır. Hikmet
bir bakıma ibret alma, basiret nazarıyla bakma
anlamına gelir. Bu yüzden Allah Teala: “Hikmeti

dilediğine verdiğini, kime de hikmet verildiyse
büyük bir hayra mazhar olacağını” (Bakara, 269.)
haber vermektedir.
Derin, faydalı ve insana huzur ve mutluluk veren
hikmet, aynı zamanda İslam düşüncesinin adı
olmuştur. Doğru ve güzel bilgiyi insanlara kabulde
zorlanmayacakları şekilde anlatmak hikmet
gereğidir.
Gadap kuvvetinin ileri derecesi tehevvür denilen
düşünmeden saldırmaktır; işin sonucunu anlamadan
parlamaktır. Gadabın geri derecesi cebanet
denilen korkaklık ve pısırıklık; yeri geldiğinde
bile kendini savunmaktan âcizliktir. Gadap
kuvvetinin itidal çizgisi “şecaat” denilen ve hikmet
gereği olan cesarettir.
Şecaat, insanda nefsin sevdiklerinden ayrılabilme
gücü anlamına bir değerdir. Şecaat sayesinde
insan, ahlaki değerleri tercih eder, cömertlik ve el
açıklığı kazanır. Gücü yettiği hâlde hasmına saldırmak
yerine nefsine saldırmayı yeğler, öfkesini
yutar. Cüret ile cesaret arasında fark vardır. Cüret
sonunu düşünmeden yapılan ataktır. Cesaret ise
duruma ve mukteza-yı hâle göre yürekli tavırdır.
Dolayısıyla şahsiyet sahibi bir insanın gadap kuvveti,
hikmet gereği şecaat ve cesaret çizgisinde ve
insani değer ölçüsündedir.
Şehvet, insandaki en güçlü içgüdü olarak kabul
edilmektedir. Bunun da ileri ve geri seviyeleri
vardır. İleri seviyesi “sefihlik ve fuhşiyat” denilen
meşruiyyet sınırı tanımazlıktır. Şehvet içgüdüsünün
eksiklik ve azlığı ise “cümudet” denilen
durgunluk ve uyuşukluktur. Şehvet içgüdüsünün
insanı yönlendirme özelliği dikkate alındığında
donukluk ve durgunluk seviyesindeki azlığı da
makbul değildir. Hatta bu yüzden şehvet gücünün
tabii olmayan yollarla yok edilmesi meşrû
sayılmamıştır. Şehvetin itidali iffettir.
Şehvet içgüdüsünün, ne büsbütün yok edilmesi,
ne de esiri olacak bir konuma düşülmesi uygundur.
Aksine akli ve şer’i ölçüler içinde tutulması
esastır. Bu da iffet denilen faziletin ortaya çıkmasını
sağlar.
İffet, söz ve davranışlarda şehvetin etkisiyle kötü,
çirkin ve yerilen davranışlardan uzak kalmayı
sağlar. İffet ve hayâ kişiyi yüz kızartıcı suçlarla
birlikte cimrilik, yalan ve gıybet gibi kötü fiillerden
uzaklaştırdığı gibi şahsiyeti korumaya en
müessir olan hasletlerin başında gelen bir değerdir.
Zira iffet makul ve meşru olmayan şehevi
duygulara boyun eğmemektir. Bir bakıma inanan
insanın, şehvet içgüdüsünü kontrolde aşılmaması
gereken kırmızı çizgileri koruması demektir.
İnsanı kişilik zaafına sevk eden ve esaret altına
alabilen şehvet içgüdüsü iffet sayesinde aşılır.
İnsan, şehvet arzularını akıl ve hikmetle tartar,
iffetle onun tasallutundan korunur. İffet; şeref,
haysiyet, namus ve toplumdaki itibarı koruyan
ve insana insanlık değeri kazandıran bir fazilettir.
İffetin kaybı istikbalin ve istikbale ait ümitlerin
kaybı demektir.
İnsandaki gadap ve şehvet gücünün eğitilmesi
konusu, gerçek bir ahlak problemidir. Güzel
ahlaka ve şahsiyet inşasına kavuşmak sabırla da
alakalıdır. Zira sabır, kişinin gadap ve öfkesine;
şehvetine, nefsine hâkim olmasına yarar. Sabır
sayesinde kul eza vermekten kaçınır, yumuşak
huylu ve sakin tabiatlı, serinkanlı ve dengeli olur.
Şahsiyet inşasında önemli rolü olan hasletlerden
birisi de adalettir. Çünkü adalet, davranışlarda
aşırılıklardan kaçarak ortayı bulmaktır. Bu itibarla
adalet bir denge duygusudur. Cimrilik ile müsriflik
arasında iktisadı, cüret ve korkaklık arasında
şecaat ve cesareti sağlar.
İç motivasyon denilen teşebbüs ve cezbe kuvveti
ile bağımsız hareket kabiliyeti demek olan hürriyet
ve akıl, insan şahsiyetini inşa eden önemli
unsurlardır. Bu ifadeden yola çıkıldığında şahsiyetin
temel unsuru olarak “hürriyet” kavramı
ortaya çıkmaktadır.
Hürriyet Allah’a kul olmaktan geçer. Kaçınılması
gereken ise kula kulluktur. Nitekim Kur’an, ehlikitabı
Allah’a kulluğa çağırırken kula kulluktan
uzaklaşmaya davet etmektedir: “De ki: Ey ehlikitap!
Geliniz aramızda eşit olan tek söze: Ancak
Allah’a kulluk ede lim. O’na hiçbir ortak koşmayalım.
Allah’ı bırakıp birbirimizi tanrı edinmeyelim.”
Kula kul olmayalım (Âl-i İmrân, 64.)
Bugün insanlar, kula kulluktan kurtulalım derken
Allah’a kulluktan kaçtılar, nefs ve hevalarına kul
oldular. Hersekli Ârif Hikmet Bey’in bu konuda
arifane bir beyti vardır:
“Hakka kul olmakta buldum devlet-i hürriyeti
İhtiyârımla esâret geldi, kendimden bana.”
Hürriyeti selbeden şehvet içgüdüsüdür. Nefsin
heva denilen isteklerinin putlaştırılıp tanrılaştırılmasıdır.
Kur’an insanların nefsani duygu ve hevalarını
tanrılaştırarak azacağına dikkat çekmekte

dir: “Hevai duygularını tanrı edineni gördün mü?”
(Furkân, 43; Câsiye, 23.) Bu durum fertlerin kendi
elleriyle hürriyetlerini, irâdelerini yok etmesidir.
Bunun devlet eliyle fertlerin bağımsızlığının, serbest
iradelerinin yok edilmesinden pek fazla bir
farkı yoktur. İkisi de şahsiyeti yaralayan sonuçlar
doğurmaktadır.
Bugün toplumların ve toplumumuzun müptela
olduğu şahsiyet erimesi ve kişilik erozyonu
denilen hastalığın temel sebebi şehvet içgüdüsünün
sınırsız bir hürriyetle insanları ve toplumları
esir etmesidir. Ferdiyetçiliğin egemen olduğu
toplumlarda insanların sınır tanımayan tavırları
kişileri doyumsuz bir şehvet çılgınlığına müptela
kılmaktadır. Basın-yayın organları ile desteklenen,
toplum mühendisleri tarafından sistemli
şekilde uyarılan şehvet içgüdüsü, sağlıklı nesillerin
önünde hem fert planında, hem de toplum
bazında bir maraz olarak durmaktadır. Bu marazdan
kurtulmak için genelde şu hususlar tavsiye
edilmektedir:
1−Güçlü bir iradeye sahip olmak,
2−Şehvet içgüdüsünden gelen düşüncelere
direnç göstermek; bunlara uyulduğu takdirde
görülebilecek maddi-manevi zararları düşünmek,
3−Zihni sürekli yüksek duygularla
meşgul etmek,
4−Kötü ve sefih arkadaşlardan
uzak durmak; çünkü
“insan insanın şeytanıdır”
derler.
5−Nefsani telkin ve dürtülerin
çok olduğu ortamlardan
kaçmak.
Şahsiyetin temel kaynağı dindir ve dinin fıtrata
uygun olarak geliştirdiği vicdandır. Dinden soyutlanan
şahsiyet anlayışında ortaya çıkan bireyselleşme
ahlakın etkisini, sosyal ve manevi müeyyidesini
azaltmaktadır. Ahlak anlayışı dinî değerlerden
uzaklaştıkça bireyselleşen insanların kutsallık
duygularını zaafa uğratmakta, şahsiyet bunalımına
sokmaktadır. Bu da fıtratı bozan bir yapının
ortaya çıkmasına etki etmektedir.
İnsanların fıtri olan dinî duygu ve ahlâk anlayışının
bozulması, insanlığın huzur ve mutluluğunu
tehdit ettiği gibi şahsiyet kaybına da sebebiyet
vermektedir. İnsanlık fıtrata bağlı ahlak normlarına
dönmediği takdirde
kendi kendini ifna etmeyi
sürdürecektir.
İnsanın hürriyeti, kişiliğin
temel unsurudur.
Hürriyet, en kolay
biçimde şehvetle selbolunur.
Şehvete kurban
edilen hürriyet, insanda
şahsiyet erozyonuna yol
açar. Şahsiyet parçalanması,
insanın dayatmalarla inanmadığı; istemediği
şeyi yapmak zorunda bırakılmasıdır. Şahsiyet
erozyonu denilen şey, farkında olmadan şehvet
içgüdüsünün insan kişiliğini aşındırmasıdır.
Kişilik aşınmaları temel insani değerlerden uzaklaşma
sonucunu doğurur. Bu da insani zaafların
egemen olduğu yaralı bir toplum meydana getirir.
Netice itibarıyla sağlıklı bir toplum inşası için
insanımıza hikmet, şecaat, iffet, hürriyet, adalet
ve merhamet gibi değerlerin yeniden kazandırılması
gerekmektedir.